15 Haziran 2014 Pazar

Karanlıkta Diyalog

Yazı yazma periyotlarımın sınırları zorlanıyor, farkındayım. Ancak gün içinde bilgisayarla o kadar haşır neşirim ki ve normal şartlarda da bilgisayardan o kadar hazzetmiyorum ki blog yazmak adeta külfet oluyor. Yeteri kadar akıllı bir telefonum olsa telefondan post yollardım ama neyse artık.


Yazı boyunca elimle çekilmiş fotoğraf koyamayacağımı belirtmek isterim zira kapıdan girerken saat dahi alınmıyor. Telefon, gözlük gibi tüm kişisel eşyalar dışarıda bırakılıyor ve başbaşa kaldığınız karanlık konsept gereği zaten içeride fotoğraf çekilemiyor.


Bu kapıdan girdiğiniz andan itibaren elinize tutuşturulan değnek ve siz varsınız sadece. 10 kişilik gruplar halinde içeriye alınıyorsunuz ve kendisi de görme engelli olan rehberiniz sizi yönlendiriyor; bu kısım tamam ama göremeyince bunların hiçbir anlamı yokmuş gibi geliyor insana. Zifiri karanlıkta duvara tutunarak ilerlemeye çalışıyorsunuz. Duvar bittiği anda insan ne yapacağını bilemiyor çünkü etraf sonsuz bir boşluktan ibaret!

Bu kapkaranlık boşlukta yönlendirmelerle yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz. Taksim'de bir yolculuğa çıkartıyorlar sizi, tüm o tarihi tramvay, İstiklal Caddesi, Gezi Parkı, Çiçek Pasajı, yol üstündeki cafeler vs simüle edilmiş, hepsine ait sesleri duyuyor kokuları alıyorsunuz. Karaköy'e kadar inip vapurla karşıya geçmeye çalışıyorsunuz. Vapurun motorunun çalıştığını rüzgarın serinliğini hissediyor, martı seslerini duyuyorsunuz ama masmavi denizi göremiyorsunuz. İskeleden inerken suya düşme korkusunu yaşıyorsunuz.

Kaldırımdaki sarı çizgilere basarak yolunuzu bulmaya çalışıyorsunuz ama ülkemizdeki mükemmel mühendislik ve belediyecilik anlayışıyla çizgilerin saçmasapan yerlerde bittiğini görüp kayboluyorsunuz. Cafe'ye gidiyor para verirken kaç para verdiğinizi anlayamıyorsunuz. Oturduğunuz masada koyduğunuz kahveyi bulamayabiliyorsunuz.

Tüm bunlar 1.5 saatlik bir simülasyondan ibaretken, üstünde yürüdüğüm denizin ufak bir su birikintisi olduğunu bilirken ya da karşıdan karşıya geçmeye çalıştığım yerde asla arabaların bana çarpmayacağını bilirken bir de bunların gerçek olduğunu düşündüm. Gerçekten sürekli kaybolduğumu, dokunmalı alfabeyle okumaya çalıştığımı, dinlettikleri o "sesli betimlemeli" filmleri "dinlediğimi, sürekli bir emin olamama hissi içinde yaşadığımı... Gerçekten çok kötü hissettim kendimi, çıkınca şükrettim diyemem, çünkü böyle durumlarda şükretmek çok bencilce geliyor bana. Benim görme engelli bir insandan hiçbir farkım yok, ben neden görebiliyorum o neden göremiyor, ne suçu var? Bu etkinlikle dünyanın adaletsizliğini bir kez daha anladım.


Enteresan bir detay; gerçekten sonlara doğru insanın sezgileri açılıyor. Sesleri tanımaya başlayıp, dokunarak görmeyi çok az da olsa öğrenmeye başlıyorsunuz. Daha da gelişmiş hali için; bizim grubumuzda 2 tane Selen vardı, rehberimiz "Selen Hanım!" diye seslenince "Buradayım" dedim. Rehber yanıma gelip koluma dokundu, "Hayır siz o Selen Hanım değilsiniz" deyip diğer Selen'e gitti mesela, hepi topu 1 saattir dokunduğu insanı kolundan tanıyabiliyordu, şok oldum.

Sergiden bahsedince "Ne gerek var ya, gözlerini kapat işte aynı şey" diyen çok kişi oldu. Aynı şey değil, içeride pek çok uygulama var. Yukarıda gördüğünüz harflerle yazı yazmaya çalışıyorsunuz, dinledikleri filmleri dinliyorsunuz, yani birebir "görememeyi" anlıyorsunuz. Yoğun istek üzerine süresiz hale getirilmiş, aralıktan beri tüm seanslar full ilerliyormuş. Sürprizlerini bozmamak adına tüm detayları yazmadım ama her şeyin düşünüldüğü inanılmaz güzel hazırlanmış bir etkinlik, gitmeyenlerin çok şey kaçıracağını düşünüyorum.


Hiç yorum yok: