31 Ekim 2010 Pazar

Kutlu

Televizyonu açıyorum:

İlköğretimde türban, lisede türban, üniversitede türban-okula alınmadılar-eylem yaptılar-okula alınmadılar-ya diğerleri?-inanç-eğitim-laikçi-hayır laik-cumhuriyetçi-dinci-hayır dindar-nereye gidiyoruz-50 sene önce-İsmet İnönü.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Bir yerde binlerce havaifişek patlarken, bir yerde cumhuriyetin ilkeleri patlıyor kulağımızda.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

Taksim'de canlı bomba eylemi. Onlarca yaralı, tahminlere göre ölüler.

Her gün geçtiğimiz yerler, gitmekten son dakikada vazgeçtiğim yer. Vazgeçmeyenler hastanede.

Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.

24 Ekim 2010 Pazar

Yurtdışı Eğitim Fuarı

Yurtdışı Eğitim Fuarı'nın ilk günü feci kalabalıkmış, haberlerde gördüm. Bari ikinci gün gideyim, az kişi olur dedim ama ne fayda. "Yurtdışı" kelimesini duyan gelmiş resmen. Gerçi "work and travel yazıyo, work and travel ne ya?" diyenler bile vardı ama olsun, öğrenmeye geliyorlar sonuçta, onları da bağrımıza basalım.


Aslında insanların fotoğrafını koymak istememiştim buraya, ne bileyim hoşlanmazlar belki. Ama photoshop özürlüsü olduğumdan, suratlarını karartmayı beceremedim. Kalabalık seviyesini gösterebilmek için koyuyorum, zira makineyi çantamdan çıkartıp; birileri çarpmadan sabit durabildiğim en ıssız alan burasıydı :)





İşte böyle bir ortamda, "Ee şeyy, ben de Marmara'dayım" falan demek garip geliyor insana tabii. Zaten bir "Polytechnic Institute of New York University" vardı ki, taktım kafayı resmen. Direk bölümümle alakalı, tam göbekte ve NYU'ya bağlı daha ne olsun! Ah bir gerçek olsa, dırınırıdırırınırınım...



Bir de İstiklal'in başında bu eylem vardı. Farkındaysanız maksimum 30 kişi bulunuyor. 4-5 tane de kameraman, 10 tane de izleyen meraklı seyirciler desek... Bu kadar az kişiyle, böyle bir konuya dikkat çekmek çok zor. Yanlarından geçenler bile "ne istiyolar anlamıyom ki zaten" falan diyordu da... Duygu Asena'nın dediği gibi: Kadının adı yok.





23 Ekim 2010 Cumartesi

Güzel Haberler

Kimya Mühendisleri Odası'nı seviyorum ben. Öğrenci Komisyonunu daha doğrusu. Karşılık beklemeden bir şeyler için çabalayan, hayatta amaçları olan insanları görmek hoşuma gidiyor.

Geçen hafta tanışma kokteylinde "Bu sene daha çok katılım bekliyoruz." demişlerdi. Toplantılarına da gittik bu hafta. Ve güzel haber: Odanın çıkaracağı aylık derginin kültür-sanat bölümü benim! Kitap eleştirileri, sergi ve festival gözlemleri, fuar haberleri ve yazar tanıtımları, hatta mümkün olduğunca röportaj... 55 sayfalık derginin yaklaşık 20 sayfasından sorumluyum yani :)

Ayrıca odada okul temsilcileri de seçildi. Gerçi malum, odalar sendikaya bağlı. Dolayısıyla hiyerarşi, rütbe gibi kavramlar burada geçerli değil. Herkes eşit konumda. Ama en azından iletişim koordinasyonunu sağlayabilmek amacıyla okul temsilcileri seçildi, Marmara'nın iki temsilcisinden biri de benim efenim.

Şimdi diyeceksiniz ki görgüsüze bir görev vermişler, tutmuş buraya yazmış... Ama nasıl ki üzüldüğüm şeyleri sizinle paylaşıyorsam, sevindiğim şeyleri de yazıyorum, yazdıkça mutlu oluyorum, mutlu oldukça yazıyorum! Bu akşam böyle sevgi pıtırcığı modumdayım. İyi akşamlar Türkiye.

21 Ekim 2010 Perşembe

Alix Avien, duy sesimi!

 Yaklaşık ilkokul 5'ten beri ojelere karşı bir düşkünlüğüm var benim. Ne makyaj, ne saç, sadece oje! Bugün beni çok ilgilendiren bir meseleye parmak basmak istedim:

















                                       Son fotoğrafa bir daha dikkatlice bakalım!



Evet gördüğünüz gibi çeşit çeşit bu ojelerin arasında sadece ve sadece 1 tane Alix Avien var! O da seneler önce alınmış, kırk yılda bir sürülen bir beyaz renk.

Birkaç oje bloguna tanıtım setleri gönderdiklerini gördüm. Tamam oje blogu değilim, kabul. Ama ben de onlar kadar özenli ve de düzenli oje sürüyorum.

(Kendini kanıtlama çabaları)

Her gün minimum 4 metrobüs, 2 otobüse biniyorum ayrıca. Benim sürdüğüm ojeleri bütün İstanbul görüyor!

(Neden beni seçmelisiniz kısmı)

Ne olurdu bir kıyak yapsanız. Biz de öğrenciyiz işte, anlayın ama.

(Asıl gerekçe kısmı)



19 Ekim 2010 Salı

Srebrenitsa'nın Öyküsü

Bazı olaylar vardır ki, haklarında konuşmak kolay değildir. Srebrenitsa katliamı da böyle bir şey. Hazır Emir Kusturica ile ilgili tartışmalar süregelirken, Srebrenitsa'nın Öyküsü kitabından bahsetmek istedim.


Kitap aslında iki farklı savaştan bahsediyor. Başkahraman ile onun dedesinin iki farklı savaş zamanı, yazarın deyimiyle "sağır zamanları" anlatılıyor. Google'a Srebrenitsa yazınca çıkan görsellerden sonra, kelimeler kifayetsiz kalıyor bende:





P.S: Srebrenitsa'yı görsellerde taratınca, benim blog 2. sayfada çıktı. Bunu görünce bir anlık refleksle masanın ayağına çarptım. Devrilen masadan laptopu son dakikada kurtardım, kimvurduya gidiyordu bilgisayarcığım. Bu kadar da sakarım yani :)


17 Ekim 2010 Pazar

Bedri Baykam: "içim parçalanıyor"

Boğazım başta olmak üzere vücudumdaki bütün organlar, eklemler, kaslar, kemikler-artık ne varsa- ağrıyor! Oysaki şu saatlerde Avrasya Maratonu'nda olmam gerekiyordu... Benim zavallı -en sevdiğim rakamlardan oluşan- göğüs numarama yazık oldu:


Her neyse asıl diyeceğim bu değil. Caddebostan Kültür Merkezi'nde Bedri Baykam'ın sergisi vardı, ona gittim cumartesi. Giderken bayağı zorlandım, çünkü caddenin en fıkırdaklı yerlerinden barlar sokağının yeni hali şu:



Nasıl beğendiniz mi? Sonbahar sağolsun, yağmurlar da bastırmış. Artık kaç aya biter kimbilir.

Sergiye gelince.. Ben birkaç fotoğraf çekeyim derken yanıma bir teyze geldi:

-Yalnız fotoğraf çekmek yasak hahah. Öğrenci misiniz yoksa?
-Evet?
-İşte öğrencilere yasak.
-Neden?
-Hahaha, şaka yaptım. Normalde yasak ama öğrencilere serbest. Çek çek öğrencilere serbest bıraktım. Hahah...
-?!?!



Bu diyaloğun ardından ne yapsam bilemedim :) Fırça izlerinden anlıyorum ki "içim parçalanıyor" temasına en uygun resimler bunlar. Sanki boyalar içindeki bir ruh halini temsil ediyor gibi, kalın kalın boya izleri var tuvallerde. Benim en beğendiğim tablo ise:




Aslında ben daha çok soyut resimden hoşlanıyorum ama bu tablo çok hoşuma gitti.. Ayrıca neredeyse tüm tablolarda bir minare vardı, bir ağacın ardından gözüken ya da uzaklardan beliren... İstanbul deyince nasıl ki camiler geliyorsa akla, Bedri Baykam'ın da aklına minareleri getiriyor olsa gerek İstanbul.



15 Ekim 2010 Cuma

Semerkant

Dün arkadaşımın evinde feci halde ev hanımı olduk. Fal bakıp Müge Anlı izlemeler mi dersin, bulaşık yıkamalar mı, kendi evime gelip yemek yapmak mı...-İnanır mısın şu satırları yazarken ağlıyorum-

Ama bugün çok farklı bir ruh halindeyim. Şu sıralar o kadar çok yağmur yağıyor ki, resmen hüzünleniyorum sürekli. Vakit olsa Semerkant'ı yeniden okuyacağım, tam bu havaya yakışan bir romandı...

Semerkant’ı okumakta çok geç kaldım aslında, itiraf ediyorum… Bazen böyle oluyor işte, farklı farklı kitapları araştırayım derken gözümün önünde duran kocaman bir Amin Maalouf eserini atlamışım yıllar boyu.




Benim gibi bir tarih delisi için inanılmazdı. Ömer Hayyam’la başlayıp, özel bir ilgi duyduğum Alamut’la devam eden, ucu Titanic’e bağlanan bir başyapıt...






Kitaplarımı genellikle konularına göre sıralarım. Bir de süslü bir bölüm var; en sevdiklerim.


Semerkant da o bölümde yerini alacak.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Gelsin Mim'ler gitsin Mim'ler

Sevgili Mia yine mimlemiş bizi. Mim konusu biraz ilginç, benim çok hoşuma gitti:

"Yaşadığımız tüm sıkıntıları geride bırakıp, sevmediğimiz insanlardan, yapmaktan daral gelen işlerden uzağa bir tatile gidiyoruz. Bizi yolcu etmeye gelmiş üstelik gıcık olduğumuz herkes. Alayına çalımlı bir bakış fırlatıp arabamıza bindikten sonra, geride kalanları çatlatırcasına müziğin sesini sonuna kadar açıp, tozu dumana katarak oradan uzaklaşıyoruz. Şimdi sizden istediğim, mimlediğim herkes bindiği arabanın resmini ve son ses açtığı şarkının adını, sözlerinden bir bölümü ve söyleyen solistin resmini yayınlayacak."





Düşünsenize arabama binmişim, her şeyi geride bırakmış gidiyorum... Arka fonda çok çok sevdiğim Edith Piaf çalıyor. Hangi şarkısı mı? Elbette "Non, je ne regrette rien"! Yavaşça başlayan, gittikçe hızlanan, biraz şölen, biraz tören havasıyla devam eden ancak sözleriyle daha bir "lethe" havası taşıyan benim şarkım.
 
 
 



 
Türkçe haliyle yayınlarsak:
 
hayır, hiç ama hiçbir şeyden



hayır, hiçbir şeyden pişman değilim


bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin


hepsi aynı bana


hayır, hiç ama hiçbir şeyden


hayır, hiçbir şeyden pişman değilim


ödendi, süpürüldü, unutuldu


geçmişten bana ne.






anılarımı yaktım gitti


artık acı ve zevklerime ihtiyacım yok


aşklarımı tremololarıyla beraber süpürüp attım


sonsuza kadar sildim, elde var sıfır.






hayır, hiç ama hiçbir şeyden


hayır, hiçbir şeyden pişman değilim


bana yapılmış iyilikler ve kötülüklerin


hepsi aynı bana


hayır, hiç ama hiçbir şeyden


hayır, hiçbir şeyden pişman değilim


çünkü yaşamım,


çünkü zevklerim


seninle başlıyor bugün.
 
 
Son olarak da bindiğim araba:
 
 


"Lütfen sarsmayın beyefendi, saç tuvaletim bozuluyor!" diyerek :)

 

11 Ekim 2010 Pazartesi

Bye bye adolescence

Öncelikle bir önceki yazı için gelen yorumlar beni çok mutlu etti diye lafa başlamak istiyorum. Hiçbirini yayınlamayacağım ancak bir anda "hoop nereye?" şeklinde yorumlar almak moralimi biraz da olsa düzeltti. Karışık ötesi, hatta yılan hikayesi diyebileceğim konuda kararımı verdim, sonuca bağlanmasa da henüz. Burada anlatmam çok zor zira seneler süren bir olaylar dizisi. Aşk meşk meseleleri diyelim. Yine de her şey için teşekkür ederim.



Bugün benim doğum günüm. Hayatımda ilk defa bir sürpriz doğum günü kutlamam oldu. Gece uykusuz kaldığım için o kadar aptaldım ki, gözümün önünde hınzır hınzır plan yaptıklarını bile fark edemedim! Hep beraber toplanıp rapor yazma bahanesiyle beni G.ciğimin evine sürüklemeleri, salonun kapısının çat diye açılıp ardından en sevdiğim insanların çıkması "iyi ki doğduuuun" nidaları.. Bir hocamızın lafı olan; "Biz kimya mühendisiyiz, her şeyi yapabiliriz kızlaaar visual basic!" cümlesinin pastaya kazınmış olması bile fazlasıyla eğlenceliydi :) Sonra eve geldiğimde, babamın bir doğum günü klasiği olan "kebap-çiğ köfte-pasta" üçlemesiyle karşılaştım. (Biz buna doğu-batı sentezi diyoruz!) Bir anda pek bir mutlu oldum be blog. Ha üzüldüğüm olmadı mı, o da oldu. En yakın arkadaşlarımdan biri kutlamadı. Yine de 365 günün 364'ünde yanımda olan insanlara, 1 gün için kırılamayız herhalde di mi?

                                       Yaşlanıyorum :(

5 Ekim 2010 Salı

1001 İcat Sergisi


Bilerek serginin bittiği tarihte yazıyorum ki yazımı, en azından gidemeyenler görsün :)  Buradan sonra New York'a gidecekmiş duyduğum kadarıyla. Aslında gitmeyi de hak ediyor, oldukça iyi hazırlanılmış bir organizasyon.



En başta Avrupa ülkelerinin "karanlık çağlar" olarak adlandırdığı ancak İslam Medeniyetleri'nin altın çağını yaşadığı dönemle ilgili kısa bir film izletiliyor. Daha sonra içeriye, bu elektronik donanımların yanına geçiyorsunuz.




İşte bu benim en sevdiğim kısım: "Filli su saati". El-cezeri'nin yaptığı bu saat, hem bir sürü anlam içeriyor hem de değişik bir çalışma sistemine sahip.

İnternette şöyle bir açıklama buldum: "El Cezerî kendi yaşadığı yerin doğal ortamında böyle bir hayvan olmamasına rağmen, saati bir filin üzerine oturtmuş, bu Hint medeniyetini simgeliyor. Filin karnına yerleştirilen ve saati çalıştıran su düzeneği antik Yunanı, inip çıkan ejderhalar Çin'i, sarıklı robotlar İslam dünyasını, kalenin üzerinde duran Zümrüd-ü Anka kuşu da antik Mısır medeniyetini temsil ediyor. Kısacası medeniyetler saati diyebiliriz buna..."

Ben daha çok somut şeyleri incelemeyi sevdiğimden olsa gerek, bütün o elektronik tablolarla pek haşır neşir olamadım.


Örneğin bu tablonun altında bir buton var, basınca hangi İngilizce kelimenin hangi Farsça kelimeden geldiğini gösterip tek tek eşleştiriyor.



Takıların arasında kendini kaybetmiş bir anne'ye sahip olarak söylemeden geçemeyeceğim, Adil Birsen'in İstanbul'u temsil eden tasarımı:




                                        Tıpla ilgili bölümler:







                                       Bunlar da daha teknik kısımlar:







                       Son olarak Hezarfen Ahmet Çelebi:



4 Ekim 2010 Pazartesi

Öteki Kraliçe

Philippa Gregory'nin kitapları bende sürekli yazar olma isteği uyandırıyor. Ne zaman bir kitabını elime alsam resmen komplekse giriyorum: "Ben neden bu kadar akıcı yazamıyorum?" , "Ben neden tek bir konuya yoğunlaşamıyorum?"




"Ne kurgulasam da böyle akıcı olsa." diye kıvranıyorum resmen... Öyle ki o kocaman kitapların hiçbiri 3 günden fazla durmadı elimde. Her bir kitabı bittiğinde kağıt kaleme sarılıyorum, yazmaya başlıyorum. Oysa benim hikayelerim en fazla 10 sayfa sürüyor, nerede 600-700 sayfalık romanlar... 1 ay sonra okuduğumda beğenmeyip imha edilmeleri de cabası. Philippa Gregory, sen nelere kadirsin.

3 Ekim 2010 Pazar

Istanbul Design Week

Ben yağmur yağacak diye çizmelerimi montlarımı giyerken hiç düşünmedim ki benim arkadaşlarım bu fuara tee İsveç'lerden, İzmir'lerden geliyor, bol bol gezmek isterler; terlemekten ölürüm converse rahatlığına muhtaç kalırım ama işte akılsız başın cezasını ayaklar çeker demişler!


Fotoğraftan anlaşılacağı üzere, köprüyü tırıs geçerek Pierre Loti'ye gittik.



Kilometrelerce yürüyüp tekrar fuar alanına vardıktan sonra bizi bu karıncalar karşıladı. Tabi yazın blog yazmadığım için bilmiyorsunuz, yazlıkta banyomuz öyle bir karınca işgaline uğradı ki kaç bin karınca öldürdüğümü bilmiyorum... Bu devasa karıncaları görünce ürpermedim değil!



Araba tasarımları:



Köprü tasarımları:



Dice Kayek koleksiyonu:







Mavi Jeans İstanbul t-shirtleri tasarım atölyesi:



Ve en beğendiğim şeylerden biri olan, kotlardan yapılmış puflar:



Bu da en beğendiğim oda tasarımı; 26 yaşındaki aktivist Danny Seo'nun tasarladığı tamamen "yeşil" oda:




Ve bir türlü kurtulamadığım Japonlar!



Okulların moda tasarımlarından en beğendiğim: (Marmara tabii ki, öhm öhm!)



Son olarak, günün ana fikri:




 

2 Ekim 2010 Cumartesi

Sakarya'da bir gün

Geçen gün ders programıma baktım ve boş bir gün gördüm! Genelde sabah 10 gibi başlayıp akşam 5-6 civarında biten bu programda boş gün görmek benim için şaşırtıcı bir gerçekti... -bu programı bize layık görenlere de saygılar sunuyorum- Oysa ben alttan aldığım dersin programda gözükmediğini öğrendiğimde; Sakarya'daki arkadaşlarımı çoktan arayıp haber vermiş, hazırlıklarımı yapmış gezenti bir bağğyandım.


Tamamen öğrenci işi bir yolculuk oldu; Söğütlüçeşme'den trene binip tıngır mıngır gittim. Sürekli gidenler için çileden çıkartıcı bir yolculuk olsa gerek zira Pendik'e varmamız bile 40 dakika sürdü. Gebze civarında ayakta gitmek zorunda kalacak kadar kalabalıklaşan treni düşünürsek...



Merkezde dolaşacak pek yer yok açıkçası; minicik bir bölge orası. Ama kampüse bayıldım, her yer yemyeşil ve çok fazla geniş alan var. Çoğu bina daha yeni yapılmış zaten... Rektörleri bile gencecikti, bizim en genç hocamız bile daha yaşlı gösteriyor yahu :)







Kampüs dışında gördüklerim içinde en güzel yer Ormanpark'tı bence. Çok doğal bir ortam oluşturulmuş, minik minik cafeler var içeride. Biraz naturel takılalım derken bir yerlerinizi böcek ısırmayacağı, her tarafınızın toprak olmayacağı bir yer yani :)







Sakarya dolaşılacak bir yer, yaşanılacak bir yer değil bana göre. Şehir merkezi bile küçücük ve imkanlar çok kısıtlı. Ben olsam 1-2 ay yaşadıktan sonra sıkılır, taşınmaya falan kalkardım herhalde. Bugünlük benden bu kadar, şimdi Istanbul Design Week'e gidiyorum; raporum yarına.